Yazın en sıcak, en kavurucu günlerinden biriydi belki ama Toprak için o yakıcı sıcaklık dışarıdaki havadan değil, göğüs kafesinin hemen altında sakladığı o sızılı, heyecanlı kalpten geliyordu. Odasının o tanıdık sessizliğinde, parmaklarının ucuyla spiralli çizgili defterine dokundu. Sayfaları usulca çevirirken, gözyaşı gibi berrak, çocuksu bir el yazısıyla atılmış o ilk düğüm çarptı gözüne: “Asya ve ben gezdik…” Sadece dört kelimeydi. Ama o dört kelimenin arkasında, adımları dünyadan esirgenmiş mahzun bir çocuğun yollara, hayata duyduğu o devasa özlem gizliydi.
Toprak, acımasız bir gölge gibi üzerine çöken, kaslarındaki o çocuksu gücü her geçen gün bir mum gibi eriten DMD hastalığının pençesindeydi. Akranları dışarıda rüzgârı arkalarına alıp yalın ayak koşarken, onun payına pencere pervazlarından akıp giden dünyayı seyretmek düşüyordu. Yine de isyan etmiyordu yüreği; çünkü onun dünyasını cennete çeviren, yüzüne her baktığında ona yaşama sevincini müjdeleyen bir kız kardeşi vardı: Asya. O gün iki kardeş, sanki kaderin tüm acımasız sınırlarına inat edercesine el ele verdiler. Yorgun bedenine inat, Toprak’ın gözlerinde hiç sönmeyen bir umut ışığı parıldadı. Dışarı çıkacaklar, hayatın o her çocuk için çok sıradan olan ama kendisi için bir mucize sayılan kokusunu içlerine çekeceklerdi.
İlk olarak babalarıyla birlikte arabayı oto yıkamacıya götürdüler. Toprak, arabanın üzerine dökülen beyaz köpükleri izlerken, sanki üzerindeki tüm engellerin, o ağır yorgunlukların da o köpüklerle birlikte akıp gittiğini hayal etti içten içe. Araba pırıl pırıl temizlenip kapıları açıldığında, özgürlüğe doğru ilk adımı atmış gibi hissettiler. Yol boyunca açık camdan içeri vuran o deli dolu yaz esintisi Toprak’ın yüzünü şefkatle okşarken, gözlerindeki o gizli hüzne inat dudaklarında asılı kalan o buruk tebessüm, yeryüzünün en güzel, en masum manzarasıydı.
Toprak, yorgun sesine verebileceği en güçlü tonu vererek, kalbindeki tüm hevesle iki cam kâse dondurma sipariş etti. Kâselerin içinde vişne, limon, çilek ve karamel yan yana duruyordu. Ekşi vişne gözlerindeki o saklı yaşları, ferah limon içindeki hiç sönmeyen umudu, çilek çocuksu saflığını, karamel ise hayatın o ağır, buruk tadını anlatır gibiydi. Asya dondurmasından bir kaşık alıp abisine sevgiyle gülümsediğinde, Toprak’ın kalbinde buz tutmuş ne kadar kırgınlık varsa eriyip gitti. O an dondurmayı değil, unuttukları çocukluklarını tadıyorlardı.
Bu küçücük neşe molasından sonra, ruhlarını iyileştirecek o asıl gizli sığınağa, doğanın şefkatli kollarına doğru ilerlediler. Arabanın camından dışarıyı izleyen Toprak, tepelerin ardında açılan sonsuz bir beyazlıkla irkildi. Burası, yeşilliklerin ortasında adeta bir deniz gibi dalgalanan, milyonlarca papatyanın büyüdüğü sessiz, masum bir vadiydi. Birsürü papatya, sanki gökyüzünden dökülen yıldızlar gibi toprağa serpilmişti.
Rüzgâr estikçe bütün papatyalar aynı anda eğiliyor, Toprak’a “Biz de senin gibi toprağa bağlıyız, kıpırdayamıyoruz ama bak, yüzümüz hep gökyüzüne dönük” der gibi fısıldıyordu. Toprak bu uçsuz bucaksız beyazlığa bakarken gözleri doldu, boğazına bir düğüm saplandı. Kalbi o kadar büyüktü ki, bedeninin dar sınırlarına sığmıyordu artık. Okula gidemediği, sıralarda akranlarıyla yan yana oturamadığı için defterinin en altına yazdığı o sitem dolu “Okulu sevmiyom” cümlesinin altında aslında derin bir hasret, o yaşta hissettiği bir dışlanmışlığın sessiz kırgınlığı yatıyordu. Oysa onun hayalleri, bu koca vadideki tüm papatyalardan daha gümrahtı, daha canlıydı.
Akşamın lacivert gölgesi eve düştüğünde, odasında baş başa kaldı yalnızlığıyla. Kalemi, artık yavaş yavaş titreyen parmaklarının arasına aldı ve masanın üzerinde duran, her gün içine sadece bozuk para değil, hayata tutunma duasını attığı o küçük kumbaraya baktı. Gözlerinden süzülen bir damla yaş çizgili kağıda düşüp mürekkebi dağıtırken, kalbinin kırık dökük parçalarını şu kelimelerle mühürledi günlüğüne:
“Benim hayallerim kocaman, sığmıyor bu küçük odaya... Çok da zor değil aslında yeniden yürümek, biliyorum. Bir kez, sadece bir kez elimden tutsalar, öyle bir kaçacağım, öyle bir koşacağım ki o güzel günlere... Kumbaramın dolmasına inşallah çok az kalmıştır. Ne olur, keşke insanlar uzattığım bu küçücük, yorgun eli boş çevirmese... Bir damla umut da onlar bıraksa şu yalnızlığıma. Ben de arkadaşlarımla rüzgârı yakalamak, sokaklarda düşe kalka, hıçkıra hıçkıra, doyasıya oynamak istiyorum...”
Toprak günlüğünü usulca kapattı, içindeki fırtınayı o yaprakların arasına gizledi. Başını yastığa koyduğunda, vadideki papatyaların kokusu odasına doluyordu sanki. Gözlerini kapattı ve rüyasında tekerlekli sandalyesini bir kenara fırlatmış, kız kardeşi Asya’nın elini sıkıca tutarak uçsuz bucaksız bir kırda, rüzgârdan daha hızlı koştuğu o şifalı sabahın rüyasına bıraktı kendini...
Yorumlar
Kalan Karakter: