Bir varmış bir yokmuş
Mustafa Selvidal’ın kaleminden Taçların ağır, altınların gürültülü olduğu bir dünyada, Taçsız Derviş diye bilinen biri yaşarmış.
Ne saray kapılarında görünürmüş ne de pazar yerlerinde sesi yükselirmiş. Sırtında eski bir hırka, elinde bastonuyla diyar diyar dolaşırmış. Gittiği her şehirde krallar onu çağırırmış: “Gel, başına taç koyalım. Adını tarihe yazdıralım.” Derviş gülümsermiş: “Başımda taç olursa, kalbim eğilir,” dermiş. Ve yine yola düşermiş. Bir gün Toklar Şehrine varmış. Sofralar dolu, evler büyükmüş ama gözler aç… Kimse kimseye bakmazmış. Derviş bakmış: Zenginler tok ama doymamış. Ertesi gün Açlar Ovasına gitmiş. Orada ekmek azmış ama paylaşılan gülüş çokmuş. Fakirler aç ama kalpleri diriymiş. Derviş orada oturmuş, ekmeğini bölmüş, suskunluğunu paylaşmış. Yol uzadıkça bir gerçeği öğrenmiş: Ne zenginlik doyururmuş insanı, Ne fakirlik aç bırakırmış kalbi. Bir gece, yıldızların altında başını göğe kaldırmış: “Yâ Rab,” demiş, “Beni ne namerde muhtaç et, ne de mert olana yük eyle. Öyle bir kanaat ver ki, elim açık kalsın, ama boynum eğilmesin.” O duadan sonra insanlar fark etmiş: Dervişin elinde altın yokmuş ama sözü ağırlık yaparmış. Kimseden bir şey istemezmiş ama herkes ona güvenirmiş. Ve rivayet odur ki, Taçlar paslanmış, saraylar yıkılmış… Ama Taçsız Derviş’in kanaati, insanların dilinde hâlâ bir masal gibi dolaşırmış.